Yıllar Nasıl Geçiyor


Mavi Murathan Yaman
Yıl 2006

Denişik Düşünceler

İnsanın hayattaki tek dayanağının kendisi olduğunu anlaması ikircikli duygular yaratıyor. Bir yandan güvenebileceğin tek kişinin kendin olması çok korkutucu gelirken, bir yandan da cesaretini arttıran bir şey. Çünkü kendine güvenmenin aslında ne demek olduğunu fark etmek güzeldir. Kendini satışa getiremezsin. Kendini yarı yolda bırakamazsın. Kendine tam anlamıyla, gönül rahatlığıyla güvenebilirsin. Sınırlarını veya sınırsızlığını bilirsin. Başkalarının senin için hiçbir şey yapmamasını artık umursamazsın. Çünkü önemli olan senin kendine iyi bakabilmendir. Bu kabul özgürleştiricidir.

Sen varsan her şey vardır. Sen yoksan zaten her şey bitmiş demektir.

Yeni Dönem

Sömestr'de sünnet nedeniyle 1 hafta izin almıştım. Bu bir haftalık iznim sırasında evle ilgili bir çok işi hallettim. Kablosuz internet ve laptop bunlardan en önemlileriydi. Sömestrin bitişiyle hayata geçirmek istediğim uygulamalara da başlamış olduk. Artık Yaman 1 saat geç uyuyor. Eve gelince 20-25 dakika yoga yapıyoruz, ardından yazısını hızlandırmak, harf dizilimlerini daha rahat yapabilmesi içim klavye ile bir paragraf yazı yazdırıyorum. Genellikle Yoga kitabından bir pasaj oluyor. Yazmayı bitirdikten sonra, uyku öncesi kitap okumaya geçmeden önce, benim için en önemli etkinlik olan ünlü ressamların tablolarını incelemeye başlıyoruz. Her akşam 5-6 tablo bakıyoruz. Bedri Rahmi Eyüboğlu Resme Başlarken kitabındaki yazılarında* resim eğitiminde en önemli olan şeyin çocuklara bol bol resim göstermek olduğunu yazmıştı. Yani bizim eğitim sistemimizdeki gibi, çocuğu çizim yapmaya zorlamak, tekniğe boğmak yerine, bol bol eser incelemek gerekirmiş. Yaman'ın şu anda gittiği drama kursunda resim ve müzik eğitimleri de veriyorlar. Merkezin müdürüne resim derslerini sorduğumda, O da çocuğa 15 yaşına kadar resim eğitimi verilmesini uygun görmediklerini söyledi. Ben şimdiye dek Yaman'a şöyle çizmelisin, böyle yapmalısın demek yerine, Yaman'la birlikte veya bağımsız olarak kendim resim yaptım. Hani hep derler ya çocuk kitap okusun istiyorsanız siz okuyun, çocuk ne görürse onu yapar. Ben bunu resme de uyarladım. Resmim hiç iyi olmasa da uğraşıyorum. Beraber resim yaparken kah yardımcı çizim kitaplarından, kah internet üzerinden sitelerdeki güzel resimlere bakarak çizmeye çalıştık. Böyle olunca resim yapmak bir ödevden, bir zorlama olmaktan daha çok bir eğlenceye, sevince dönüştü. Yaman aynı zamanda hikayeye düşkün bir çocuk. Tabloları varsa hikayeleri ile inceliyoruz. Bir sanat eserinin ne zaman, nasıl, hangi koşullar altında yapıldığını bilmenin önemini sanırım Picasso vurgulamıştı. Şimdi internet üzerinden ünlü ressamların tablolarını izlerken şöyle bir yol çizdik. Önceliği Picasso'ya verdik. Temel eserlerini inceledik. Tabii ki Guernica'yı ve hikayesini.

Hikayesi kadar boyutlarının da üzerinde özellikle durdum. Çünkü devasa boyutlardaki bir tablo çocuklara daha da ilgi çekici geliyor. Ben asıl amacı poster ve reprodüksiyon satmak olan olan All Poster sitesini yaptığımız çalışmaya çok uygun buldum. Hem içeriği zengin, hem de resimleri büyütme ya da kısım kısım büyüteçle inceleme yapma imkanı sağlıyor. Üstelik sitenin daha başka güzellikleri de var, tabloyu oda içine yerleştirerek, dekoratif duruşunu inceleme şansı da veriyor.

İkinci ressamımız benim en sevdiğim Matisse. İkarus'un mitolojik hikayesini okuduk, ardından bu hikaye üzerinden resmi yorumlamaya çalıştık. Çok keyifli geceler geçirmeye başladık. Yalnız benim tuvalete gittiğim bir kaç dakikayı, gizlice Facebook'a girerek değerlendirmeye çalışmasına gıcık kapıyorum. Bugün çok konuşkanım ama bu Facebook maceralarımızı da başka bir gün anlatayım.




*Bedri Rahmi bu yazıyı 1940'larda yazdığı için, yabancı ressamların eserlerinin renkli veya siyah beyaz kopyalarının ülkemizdeki eksikliğinden dem vuruyordu. Fotoğrafın ve sinemanın imkanlarına övgüler düzdüğü yazılarından anlıyorum ki, Bedri Rahmi internet çağına erişmiş olsa, dünyanın en bahtiyar hocası olurdu. Bu teknolojinin içine doğanlar için internetin derin bir anlamı yok. Ancak bizim gibi bu imkana yeni kavuşmuş kimseler için çok kıymetli bir kaynak. Geçen akşam eve geldiğimde Mehmet bilgisayarda çizgi roman okuyordu. Yemek yedin mi, naapıyorsun burada diye sorunca, yüzünde mutluluk dolu bir gülücük ve minnetle, ulan bu veletler ne şanslı, benim çocukluğumda internet diye bir şey olsa ne kadar mutlu bir çocuk olurdum dedi. Ancak Mehmet çocukluğunu kütüphanelerde tüm klasikleri okuyarak geçirmiş bir tip. Şimdiki çocuklarsa ya oyun oynuyor, ya Face'te takılıyor. Yasak getiremiyorum, sadece sınırlandırmaya çalışıyorum. Yasak daha cezbedici bir hale getirmekten başka bir işe yaramıyor çünkü. İnternetin insanın zamanını çalan yönünü anlatmaya, doğru kullanımı konusunda uyarmaya çalışıyorum. Bu konuda Selen'den çok işe yarayan bilgiler edindim. Çocuklar için internet güvenliği konusunda önemli bilgiler içeren okul bültenini gönderdi. Çocuklarımızın interneti kullanırken hangi konulara dikkat etmeleri gerektiğini madde madde yazmışlar. Mesela internet üzerinde, sosyal paylaşım sitelerinde; adres, telefon v.b. kişisel bilgiler paylaşılmaması, aile fertlerinin işi, kendisinin hangi okulda okuduğu gibi spesifik bilgiler paylaşmaması, rahatsız eden bir mesaj veya bilgi geldiğinde hemen aileyle paylaşılması gerekliliği, şifre bilgisinin kimseye, en iyi arkadaşına dahi verilmemesi, bilgisayarın zarar görmemesi için yazılım v.b. indirmeden aileyle paylaşılıp, kontrolden geçirilmesi ve daha bir çok konuda zihin açıcı uyarılar var. Keşke bizim okullarımızda da bu tür bültenler yayınlasalar. Bir de Basit Bir Yaşam'ın blogundaki şu yazısında da faydalı bilgiler yer alıyor. Ayyyyhhh bitiremedim yazıyı. Yok yok bu facebook olayını masaya yatıran yazıyı başka bir gün yazacağım. Çok konuştum. İşim var, gücüm var. Gittim.

Lütfen Çalışkan Biri Olayım

Bazı insanlar sürekli enerjik olmayı nasıl başarıyorlar? Acaba tembel bir insan, zihinsel telkin yoluyla çalışkan, pırdöndü birine dönüşebilir mi? Yoksa aslında durum sadece fiziksel yapıyla mı ilgili? Mesela ben et yemiyorum, b-b12-demir eksikliği yüzünden mi bu kadar tembel biriyim? Acaba çalışkanlık öğretilebilir mi?

Bende pozitif psikoloji kar etmiyor. Bunu biliyoruz.
Aldığım avuç dolusu vitaminler de bir işe yaramıyor.
Denemediğim tek şey kaldı, eğitim.

Çalışkan olma eğitimi veren bir yer biliyor musunuz?


Önemli Not

*1*
Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın.Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın.Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın. Bırak çocuk hata yapsın...

*2*
Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak. Çocuğu rahat bırak...

*3*
Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin.Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin. Bırak çocuk kendisi öğrensin....

Kar Psikolojisi

İnsan kar böyle güzel güzel yağarken, sabahın köründe uyanıp işe gider mi? Öğlene doğru uyanacaksın. Uzun uzun kahvaltı edeceksin. Çıkıp biraz kartopu oynayacaksın. Eve dönüp şöyle güzel bir çorba pişireceksin. İçin ısınacak. Bir de mis kokulu bir kek pişirmeye girişeceksin. Çayı da demledin mi tamam. İşteyim ya. Var mı böyle bir şey. 1 Saat erken çıkacağız ama zaten yol 2 saatimizi yiyecek, eve gene aynı saatte varacağım. Öffff.

Yardım Ricası

Geçen hafta çok yakın bir iş arkadaşımın babası vefat etti. Kamu görevlileri emekli sandığından emekli maaşı alıyordu. Arkadaşımın annesi de bu emeklilik kaydından faydalanarak kanser tedavisi görüyordu. Bugün öğrendik ki baba vefat edince emekli maaşı anneye devrolana kadar devlet kanser ilacını ödemeyi kesiyormuş. İlacın fiyatı 7,000 TL civarı. Eczane de emeklilik işlemleri hallolana kadar ilacı ödünç vermedi. Biz bir yandan emeklilik işlemlerini hızlandıracak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ancak annenin elinde bu Anfinitör kanser ilacı da sadece 1 günlük doz kalmış. Yarın ilacını içemeyecek. Eğer aynı tedaviyi görenlerden borç olarak ilaç temin edebilirsek devir işlemleri olunca ilaçları aldığımız kişiye iade edeceğiz. Zaten devir işlemleri uzun sürerse de bir şekilde kredi kartlarını falan birleştirip ilacı satın almak zorunda kalacağız. İstanbulda yardımcı olabilecek, borç ilaç verebilecek tanıdıklarınız varsa bana mail atarsanız telefonlaşarak iletişim kurabiliriz. Şimdiden teşekkürler.

Günler

23 Ocak Pazartesi günü Yaman sünnet oldu. Hala bunun hayatımın en büyük hatası olduğunu düşünüyorum. Hala keşke yaptırmasaydım diyorum. Neyse oldu da bitti maaşallah diyelim. Kurcalamayalım, düşündükçe içimi saran pişmanlık büyüyor. Bu katliamın yarattığı travmayı Yaman'la birlikte atlatmaya çalışıyoruz. Yaman üç gündür yatıyor. Bu tatilin bir güzel yanı aylar hatta yıllardır bekleyen ev işlerini halletmemiz oldu. Büyük bir temizlik yapıldı. Kablosuz internete geçiş yapıldı. Bilgisayar ve laptop tamir edildi. Yaman yatakta psp ve laptopla oyalanıyor. Yarın çamaşır ve ütü işlerimi halledeceğim. Cuma günü hep uyumak istiyorum. Cuma gecesi kek ve kurabiye pişireceğim. Cumartesi sabahı da mercimek köftesi yapacağım. Ablamlar, annemler de börek, poğaça, dolmalar sarıp getirecekler. Küçük Halası da gelecek Ayvalık'tan. Belki bu ufak ev partisi iyi gelir. Bilmiyorum.

Hrant İçin, Umutlu Olmak İçin

Kahvaltımızı yapıyorduk. Haberlerde Hrant Dink davasında mahkemenin örgüt bağlantısı yok kararı geçti. Haber detaylarını dinlerken Yaman; "anne o zaman Hrant Dink öldürüldüğünde ben 4 yaşındaymışım" deyiverdi. Yaman'ın matematik hesabı canımı yaktı. Biz 5 yıldır umutla bu davanın sonuçlanmasını, adaletin yerini bulmasını bekliyorduk. Ama adalet bir türlü işlemiyordu. Ben çocukken de işlemiyordu, büyüdüm, çocuğum oldu, o büyürken de işlemiyor.

Umudumu kaybetmek istemiyorum.

Yoksa çocuğumu nasıl büyütürüm?


5 Yıl Önce

5 Yıl Sonra

DipNot: Hrant İçin Blog

Yok Böyle Bir Şey

Abicim Çorluda bile çocuklar için seramik ve heykel atölyesi var, İstanbul Anadolu Yakasında yok. Sinir. Benim bu yıl Kadıköy'e falan taşınmam şart. En azından ulaşımım biraz rahatlar. Mecburen karşıya geçicem bu tür şeyler için.

Hafta Sonu Filmi


Saçlarımı bu kızınki gibi kestirdim. Ama sanırım benimki biraz daha kısa oldu. Bir ara Yaman'a çektirip koyarım fotoğrafımı. Film için tık.
Not: Peri bu hafta benim için kayıp köpekler haftası oldu.

Sünnet Ritüelleri


İzzet beni bir şey için ikna etmenin günler, aylar ve hatta yıllar süreceğini çok iyi bilir. Bu nedenle bana teker teker gelir. Son gelişinde aramızda gelişen muhabbetten sonra beni benden bile iyi tanıdığına karar verdim. Tamam dedim. Şubat ayında sünnet işini hallediyoruz. İzzetin gözleri, Mehmet bir yandan, kendisi bir yandan sonunda beni sünnete ikna etmeyi başarmanın zaferiyle parladı. Ve bir sonraki adıma geçmenin zamanı olduğuna karar verdi. Aslı dedi, peki ya sünnet kıyafeti? Hemen gözlerim devrildi, tabii şimdi kıyafet, onu da kabul edeyim bir de düğün diye tutturun. Yok artık. İzzetin gözleri daha da zekice parladı. Son mızrağı saplamanın zamanı gelmişti işte. Bir anneyi, hem de benim gibi hastalıklı bir anneyi can evinden vuracak sihirli sözcüğü gayet iyi biliyordu. Ama Aslı dedi, benim hayatımın en büyük travması budur. Ne yani senin hayatının en büyük travması sünnetinde kaftan giyip, asa taşımamış olman mı dedim. Başladı döktürmeye, bütün arkadaşları o kıyafeti giyecek ama senin oğlun giymeyecek. Ve çocuk neden benim de diğerleri gibi bir ailem yok diye üzülecek. Bu ciddi bir TRAVMA. Hayır dedim. Kocaman bir hayır. Bir yandan da travma sözcüğü beynimde yankılanıyordu. Travma.travma.travma.travma. Yaman’a asla bir kaftan giydirmeyeceğim, asa taşımayacak. Hayır. Adamın buna da çözümü vardı. Tamam Aslı evet hilafet çoktan kaldırıldı diyorsan, o zaman asker kıyafeti giydir, denizci falan. Allahım bu bir şaka olmalı. Şimdiye dek bu konuya hiç kafa yormadığım için farkına varmamışım. Sünnet kıyafetlerindeki bu padişah ve asker modası, ailelerin siyasal görüşlerindeki farklılıklar sonucu ortaya çıkmış meğer. Tamam da Komünistler ne giydirecek o zaman? Madem öyle gerilla üniforması giydirip, Che beresi takalım. İzzetçiğim nihayet sünnet tarihi belli oldu. 23 Ocakta sünnet işini hallediyoruz. Che beresi bulamadım ama bir arkadaşımın oğlunun asker üniforması varmış, özellikle onu giydirip, stüdyoya götürüp fotoğraf çektirip sana göndereceğim. Hiç bekleme blogda yayınlamayacağım. Sadece senin evinin duvarında sergilemen için çektireceğim o fotoğrafı. Ha bir tane de ufak fotoğraf bastırayım ki Ergenekoncu kocam da cüzdanında taşısın.

Unutulmaz Anlar


Bu masal kitabını ilk elime aldığımda, çocuklara okul öncesi değil, okul zamanında okunması gerektiğini düşünüp bir kenara ayırmıştım. Böyle ayırıp ayırıp sonra unutuyorum. Ama bir şekilde karşıma çıkıyor işte. Son günlerde kahkaha atmaya çok ihtiyacımız vardı. Kıkırdaya kıkırdaya okuyoruz. Tarık Dursun K. klasik masallara cover yapmış. Ama ne cover. Öyle eğlenceli ki. Her haftalık bölümün başındaki uzun tekerlemeler, her masalın girişindeki kısa tekerlemeler, o beklenmedik söz oyunları yok mu? Böyle oyunbaz cümleler Yamanı büyülüyor. Bazen benim dilim dönmüyor, tekerlemeye, yarış ediyoruz. Bir o okuyor, bir ben okuyorum. Dün gece bir tekerlemeyi takılmadan okuyabilmek için sayısız deneme yaptık. Ama her ikimiz de takılmadan okumayı başaramadık.

Bakalım siz başarabilecek misiniz? Hayıııırrrr. İçinizden değil sesli okuyacaksınız. Hayıııııırrr. Yavaş değil hızlı okuyacaksınız. Öyle dedem de okur.

~Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ak kıl kuyruk kırk oğul, kara kıl kuyruk kırk oğuldan korkarmış.

Ak kıl kuyruk, kırk oğulmuş, demiş; "Gel, bu koltuğa gir, ey kara kıl kuyruk kırk oğul!"

Derler ki; karatavuğu korkutan kırgındır, kar karakargayı gışgışlamıştır. Böyle böyle derler, böyle böyle yaparlar, insanı masala başlatırlar:~

Hadi tamam acıdım size, daha kolay bir mani veriyorum. Rahat.

~Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kilimim vardı; her yeri kaplardı, kar derlerdi adına, suyu kaplamazdı.

Bir tas yoğurdum vardı; etrafı kıllıydı, göz derlerdi adına, yarısı ak yarısı karaydı.

Bir sarığım vardı; adına yol derlerdi, sarardım sarardım, tükenmezdi.

Bir taş attım, kuşu vurdum; adına rüya derler, attığım taş değil, vurduğum kuş değildi.

Taşları topladım, hopları hopladım, masalıma başladım:~

Ucuz Etin Yahnisi

Avea'ya geçtim pişmanım. Meğer hiçbir yerde çekmediği için ucuzmuş.

Hoş Geldin 2012

*Bu yıl maddi sıkıntılar nedeniyle kimseye hediye alamadım. İş yerinde sanki herkes sözleşmiş gibi, birbirleriyle yarışırcasına pahalı hediyeler alarak beni utançtan yerin dibine soktular. Hediyeleri eve zor taşıdım.

*Yılbaşı gecesi mutlu olmalıyım stresi, alkolün gevşetici etkisiyle de birleşince melankolimi tetikliyor. Ne kadar mutsuz bir insan olduğumu hatırlayıp ağlama krizlerine girmeme neden oluyor. Bir dahaki yılbaşı gecesi bana hayatımla ilgili muhasebeler yaptıracak ortam oluşturmamak için saat 21.00 itibariyle yatağa girip horul horul uyuyacağım.

*Kim demişti hatırlamıyorum; annesi mutsuz olan çocukların mutlu olması mümkün değildir. Ahhhhh bu baskı, işte bu baskı. O zaman özünde mutsuz olan insanların çocukları mutsuzluğa mahkumdur öyle mi? Ah benim bahtsız yavrum. İyi de böylesine geri zekalı bir dünyada insan nasıl mutlu olabilir ki?

*Klasik olarak Hakan Kırkoğlu'nun yeni yılla ilgili burç yorumlarını okudum. Uranüs'ün bizi ani şekilde aydınlatan, gerçekleri gösteren, özgürleşmemizi sağlayan gücünü bir an önce göstermesini bekliyorum. Yıllık burç yorumunuzu okumak için tıklayın.

*A sanırım Uranüs etkisini göstermeye başladı. Yılın ilk filmi hakikaten katliam gibi denk geldi. Kendimi konumlandırdığım bu dünyada özellikle böyle doğallığını yitirmiş, böyle takıntılı ve böyle hastalıklı hissediyorum.


*2012'den sadece iki dileğim var; 2012 yılını da devirecek güç ve iyimserlik.

Kriz


Arkadaşlar, size 10 puanlık uzman sorusu. İğdeyi kabuğuyla mı yersiniz, sosyetik bir şekilde kabuğunu ayıklayarak mı? Bu sorun bizim evliliğimizde ciddi bir kriz yarattı. Birbirimizin iğde yeme şekline gıcık kapıyoruz ve sürekli iddialaşıyoruz. Bugün blogumu bu konuyu aydınlatmak için kullanmaya karar verdim.

Yılbaşı Yemeği


Arkadaşlar yılbaşı gecesi için ne pişireceksiniz? Benim beynim durdu.

Hafta Sonu Filmi


Küçük kızın çizgi filmlerden fırlamış o masum yüzü beni benden aldı.

Dikkat Testi ve Sonuçları

Bugün drama dersinden sonra psikoloğa gittik ve dikkat testi yaptırdık. Psikolog şöyle söyledi:

(Eğer bu çocukta dikkat eksikliği çıkmazsa diplomamı yırtarım diyen) "rehber öğretmene kartımı verin beni bir arasın. Çok istiyor madem, diplomasını da yırtsın zaten."

Ben ardı ardına sordum, peki hiperaktif olabilir mi, dürtüsel olabilir mi, psikiyatra götürmeli miyim, gerekirse ilaç verilmeli mi?

Psikolog şaşkın şaşkın baktı ve lütfen öğretmenine söyleyin beni arasın dedi.


Sonuç:
Ben artık, çocuklar üzerinden diploma iddiasına dahi girebilen egosantrik rehberleri dinlememe kararı aldım. Ben kavga da edemiyorum kitlenip kalıyorum, bundan sonra okuldan çağırdıklarında Mehmet'i göndereceğim. Zaten Mehmet bir kere gider, daha da çağırmazlar.

Farkındalık Markındalık Nereye Kadar?

Kulak çınlamasıyla ilgili bütün işitme testleri yapıldı. İşitme fonksiyonlarımla ilgili bir problem yok. Kendi teşhisim doğruymuş, Tinnitus. Doktor düşünme dedi. Zaten stresten de olan bir şey. Kafana taktıkça daha fazla duyarsın, bu soruna odaklanma, geceleri hafif bir müzik eşliğinde uyu dedi. Tam böyle şeyler yaşarkan Elvan Demirkan’ın kitabını okumamın büyük yararı oldu. Acıyla yaşamaya alışmayı kolaylaştıran yollar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamı sağladı. Benim zaten ağrı eğişim çok yüksektir. Hastalıklarımdan, ağrılarımdan kolay kolay şikayet etmem. O yüzden kimse bana şevkat göstermez. Mesela çok ağır grip olurum, kemiklerim sızım sızım sızlar ama yüzümden, gözümden, rengimden hiçbir şey anlaşılmaz, şikayet etmeyip, ahlayıp vahlamadığım için de kimse bana sen çok hastasın hadi eve git demez. Oysa bu reklamcılık kabiliyetiyle 1 hafta izin koparan çok adam tanıdım. Aman her neyse bize ne diğer insanlardan. Herkes farklı işte. Ağrılardan şikayet etmemek başka şey, ağrılara dayanmak başka şey, ağrıyı kabul edip, ağrıyla yaşayabilme kabiliyeti geliştirmek bambaşka şeylermiş. Bunu anladım. Kitapta nefes farkındalığı üzerinde çok durulmuştu. Bu nefes farkındalığı benim çınlama nedeniyle yaşadığım uyku sorunumu ciddi anlamda çözdü. Yatağa girince nefesimi izliyorum. Zaten nefes alış verişlerime dalınca uykuya nasıl yuvarlandığımı anlayamıyorum bile. Gece aralarda çınlamayla uykudan sıçrayınca tekrar nefesime odaklanıyorum, rahatlıkla tekrar dalıyorum. Bu bir nefes çalışması değil. Hani derin nefes alma egzersizleri gibi bir şey değil. Nefesinizi normal doğasında alıp vermeye devam ediyorsunuz. Sadece nefesinizi izliyorsunuz. Bu nefes farkındalığı egzersizleri gündüzleri de çok işime yaramaya başladı. Gün içinde aklıma geldikçe nefesimi izlemeye çalışıyorum. Her nefesime dönüşte kendimi nefesimi tutmuş vaziyette yakalıyorum. Bugüne kadar nefesimi bu kadar çok tuttuğumun farkında bile değildim. Resmen nefes almadan yaşıyormuşum. Zaten aldığım zamanlarda da çok satıhta nefes alıyorum. Omuzlarımı, kollarımı da ne kadar çok kasıyormuşum. Nefese odaklanınca insan vücudundaki bütün problemleri teşhis edebiliyor. Gün içinde mutlaka nefesinizi izleyin. İlk başlarda sadece birkaç dakika odaklanabiliyorsunuz, sonra unutup gidiyorsunuz. Aklınıza gelince gene izleyin. Böyle böyle izleme süreleriniz uzuyor ve nefesi izleyerek yaşamaya alışıyorsunuz.

Önemli not: Bugün işyeri hekimimize kulak çınlamamı ve son zamanlarda yaşadığım aşırı unutkanlığı anlattım. İşitsel sorun olmadığını söyledim, testleri gösterdim. Unutkanlığım öyle ki, objelerin adını bulamıyorum. Mesela peçete uzat demem lazım, ismini hatırlayamıyorum, zeytini domatesi uzat diyeceğim, zeytinin domatesin ismini hatırlayamıyorum, uzun uzun düşünüp, sonunda kırmızıyı uzat, siyahı uzat diyebiliyorum. (Bu arada iyi ki hastalıklarımdan şikayet etmeyen biriyim dedim. Şu yazdıklarıma bakın, neyse bir daha yazmıycam) Doktor et yemediğimi de öğrenince, hiç kan testi yaptırmana gerek yok hemen B12 başlıyorsun, 15 gün sonra da unutkanlık durumunu değerlendiriyoruz, düzelme olmazsa seni hemen bir nöroloğa yönlendirelim dedi. İnternette okudum B12 eksikliği kulak çınlaması da yapıyormuş. Ay lütfen B12'im eksik olsun. İlacı alınca geçsin. Bu çınlamayla ömür boyu yaşamaya alışmak istemiyorum. Tamam kendini, hastalıklarını kabullenmek, nefes farkındalığı falan tamam ama mümkünse bu çınlamadan kurtulmayı tercih ederim.

Güzel Haberler


Arkeolojiye ve müzelere özel bir merakım var. Çok seviyorum. Beni bir müzeye bıraksınlar 3 gün aç susuz gezerim, her buluntunun önünde saatler geçirip hayallere dalabilir, o eserleri tasarlayanları, yapanları, kullananları düşleyebilirim. Bir tatile çıktığımda en çok görmek istediğim şey denizden, doğadan ziyade o topraklardan fışkıran tarihtir. İnternet benim bu merakıma biraz olsun çare oluyor. Özellikle yurt dışındaki müzelerin sitelerini hem zevkle, hem büyük bir kıskançlıkla geziyorum. Ah ah ah diyorum, bizim ülkemizde neler var, internete aktarılabilse neler var. IMB'de çalışan bir arkadaşımdan iki gün önce müjdeli haberi aldım. IBM, Hatay Arkeoloji Müzesi'ni gönüllü ortaklarıyla birlikte sanal ortama taşımış. Yaman hafta içi erken yattığı için henüz görmedi ama o da görünce bayılacak. Ben dün gece biraz inceleme imkanı buldum. Şimdiye kadar 72 mozaik, 18 heykel, 10 kültürel miras'ın aktarımını gerçekleştirmişler. Heykelleri çağırdığınızda, fotoğtafın altındaki oklarla 360 derece görüntüleme yapabiliyorsunuz. Eserin yanındaki bilgilendirme penceresinden esere dair tanıtıcı notu okuyabilir, müze envanterine giderek, eserin teknik özelliklerini, buluntu yerini, dönemini ve devrini öğrenebilir, eseri büyüteçle inceleyebilirsiniz. Bana göre hem tanıtıcı notun, hem envanter dökümünün aynı sayfada eserin hemen yanında belirmesi daha kullanışlı olabilirdi. Ama bu haliyle bile çok çok güzel, minnet duyulacak bir çalışma. İnternet sitesi için tıklayın.

Bütün müzelerimizin sanal ortama taşınmasını, ülkemizde tıpkı National Gallery of Art gibi bir ulusal sanat galerisi kurulmasını, bu sanat galerisine bağlı özellikle çocuklar için uygulamalar içeren bir de internet sitesinin hayata geçirilmesini yürekten diliyorum.

Yeri gelmişken NGA'nın çocuklar için hazırladığı akıllara zarar sitenin bağlantısı için de buraya tıklayabilirsiniz.

Çocuklar için hazırlanmış inanılmaz bir sanat uygulamaları sitesi. Washington Ulusal Galeri’sinden seçilmiş eserlerden ödünç alınmış görsel öğelerle yepyeni kolajlar yaratabilirsiniz. Eski ustaların resimlerinden objeler seçerek kompozisyon, ölçek ve perspektif deneyleri yapabilir, özel efektler içeren bir boyama programı ile soyut resimler oluşturabilirsiniz. Dijital fotoğrafçılığı ve dijital fotoğraf düzenlemeyi öğrenebilirsiniz. Öğretmenleri ve velileri soyut sanat hakkında bilgilendirmek için Washington Ulusal Sanat Galerisinin modern resim ve heykelle ilgili sınıf aktivitelerini ve denemelerini içeren “1950’den Bu Yana Sanat” adında bir PDF dosyası bile mevcut. Deli bir site.

Lütfen


Rica ediyorum bir yayınevi programına alsın ve Don Camillo serisini, yeni bir çeviri ile tekrar yayınlasın.

Ruhsal Bozukluklarla Etiketlenen Çocuklar


Bu videodan Hindiba sayesinde haberim oldu. Çok güzel bir çalışma.

Teşekkürler










Bu video'dan Senem sayesinde haberim oldu. Türkçe altyazılı da izlenebiliyor. 53 Dünya diline çevrilmiş.

Bu video'da anne ve bebişinden geldi. Dili ingilizce ama çizgileri izleyerek de anlaşılabiliyor.

Aşağıdaki dosyayı da internette gezinirken buldum. Aslında daha çok öğretmenlere yönelik bir e-kitap ama resmin bütününü görme açısından insanda bir aydınlanma sağlıyor.


SINIFTA İSTENMEYEN ÖĞRENCİ DAVRANIŞLARINI ÖNLEMEYE DÖNÜK DİSİPLİN MODELLERİ

Güzel Bir Gün

Yaman'ın sınıf arkadaşlarından birinin annesi tiyatrocu. Geçen dehşet gününde, okulun dağılmasını beklerken, biraz kapı önü muhabbeti yaptık. Yaman'ın hayal gücünün çok kuvvetli olduğunu ve mutlaka yaratıcı drama derslerine başlaması gerektiğini söyledi. Neyse ki o hafta İzzet geldiği için kafam biraz dağıldı. İzzete olan biteni anlattım. İzzet'in babası da öğretmendi. O da hep dermiş ki; öğrenemeyen öğrenci yoktur, öğretemeyen öğretmen vardır. Tüm dünyada ilaç karşıtı kampanyalar düzenlenirken, Türkiye ilaç şirketlerinin yeni pazarı oldu dedi. Bazen şu anda yaşadığımız dünyanın bir bilim kurgu filmden farksız olduğunu düşünüyorum. Aynı iş yerinde ama başka şehirde görev yapan bir arkadaşımla telefonla dertleşirken, konu çocuklarımıza geldi. Yaşadıklarımı anlatınca, oğluna 1 yıldır ilaç verdiğini, çevresindeki çoğu arkadaşının da, çocuklarını ilaçsız okula göndermediklerini, ilacın çok faydasını gördüklerini, çocuğunun hiç dikkati dağılmadan 1 saatten fazla aralıksız ders çalışabildiğini söyledi. Artık benim dikkatim dağılıyor, zorla bıraktırıyorum dedi. Bu normal mi? Bu kadar yüksek bir konsantrasyon beklentisi? Çocuklardan beklentimiz o kadar yükselmiş ki, çocuğun uykusuzluğundaki ve tiklerindeki ilaca bağlı artışın yararlarının yanında önemsiz olduğunu söyledi. Başka bir iş arkadaşımın eşi de ilaç deposunda çalışıyor. Ritalin en çok satan ilaçlarda başı çekiyormuş. Ritalin ve muadili ilaçlardan tek bir kutu bile kaybolsa Sağlık Bakanlığı soruşturma başlatıyormuş. O kadar sıkı denetleniyormuş dedi. Komedi de burada başlıyor. Sanki insanların bu ilaca ulaşması çok zormuş gibi bir sıkı denetim. Oysa yarım saatlik bir psikiyatri randevusuyla reçeteye ulaşabiliyorsunuz. Neyse kafam öyle dolmuş ki daldan dala atlıyorum. İzzetle otururken akşamları spor, yoga konsantrasyonunu arttıracak ne varsa ciddi mesai ayırmam gerektiğini konuştuk. (Hatta geçen hafta akşam sporunu hayata geçirdim bile.) Bir de Holger'in daha önce bana disleksiyi konuşurken anlattığı gibi birebir yoğun eğitim. Sonra İzzet'le sinemaya girmek için beklerken, kapının önünde eski bir arkadaşıyla karşılaştık. İzzet hemen Yaman için drama dersleri aldıracağımız biri var mı diye sordu. Arkadaşından aldığı cevap ne olsa beğenirsiniz; yakın bir dostunun bir akademide Yaratıcı Drama dersleri vermeye başladığını söyledi. Bazen bu kadar tesadüfe inanamıyorum.

İşte bugün İzzet'in arkadaşının yönlendirdiği yaratıcı drama derslerine başladık. Yaman'ı 2 yıllık Aikido kursları boyunca bir ders bile bu kadar mutlu görmemiştim. Ders arasında drama öğretmeniyle Yaman'ın okul durumu üzerine sohbet ettik. Lütfen öğretmenlerini haftaya buraya getirin. Yaman'ın konsantrasyon sorunu var mıymış gelip bir görsünler dedi. İçim rahatladı. Çünkü ben evde Yaman'ı yeterli bulurken kuzgun ve yavrusu modlarına mı giriyorum şüphesiyle götüremiyorum artık, doğrulayan insanlar beni rahatlatıyor.

Kurstan sonra mutlu mesut Kadıköy'e indik. Kuruyemişçiden iğde, keçiboynuzu, kuru meyveler ve fıstıklar aldık. Beyaz Fırın'dan anasonlu, haşhaşlı, çekirdekli gevrekler aldık. Kırmızı meyveli yılbaşı çalılarından alıp eve geldik.

Noel moduna girmiştik bir kere. Yaman babasıyla çam ağacını kurarken ben de tahinli kek yaptım. Lezzet garantili şaşmaz bir tariftir. İnternette her yerde var. Ben sadece kek piştikten sonra üzerine glazür olarak dökülen tahini, pişirmeden önce üzerine sürüyorum. Ve üzerine dökülen tahine şeker eklemiyorum, alttaki kekin tatlılığıyla üstteki sade tahin birleşimini daha çok beğeniyorum. Tabii tahin sadece üzerine sürülmüyor, kek karışımının içinde de var. Ay oldu olacak ölçüleri de yazsaydım.

3 Yumurta, 2 su bardağı şekerle yüksek devirde çırpılıyor. 1 Su bardağı sıvı yağ eklenip çırpmaya devam ediliyor. 1 Su bardağı yoğurt ve 5 yemek kaşığı tahin eklenip iyice çırpıldıktan sonra 3 su bardağı un, 1 paket kabartma tozu ekleniyor. Normal kek hamuru gibi çok sıvı akışkan bir karışım olmuyor. Biraz yoğun bir karışım olacak. Yağlanmış kelepçeli kek kalıbına dökün. Üzerine 5 kaşık daha tahin ekleyip (isterseniz tahini şekerle karıştırarak da dökebilirsiniz, veya benim gibi üzerini sıvarken biraz kek karışımıyla geçişmesini de sağlayabilirsiniz) önceden ısıtılmış 175 derece fırında, fırınınızın özelliğine göre kontrollü olarak 45-55 dakika arası pişirin. 35.dakikadan sonra üzerini kontrol edin, yanmaması için alüminyum folyo kapatıp pişirmeyi sürdürün.

Saptirik Yaman'ın Günlüğü

Evet biz Saftirik Greg olaylarına biraz geç girdik. Bunda benim best-seller düşmanlığım, Saftirik serisinin çok para olması gibi sebeplerin etkisi olabilir. Yaman'da şimdiye kadar bir günlük disiplini oluşturamadım. Çünkü yazmaktan nefret ediyor. Saftirik serisi sayesinde günlüğün çizgili de tutulabileceğini anladı. Umarım bu gayreti süreğen olur.

Hayır hayır burada bir yazım hatası falan yok.Yaman Saftirik değil Saptirik. Espri de burada zaten.

Bu bir uyarlama.

Yazıları okumaya uğraşmayın dert değil. Okulda arkadaşlarıyla oynarken düşmüş. Yerde Ah sesi gelen Yaman. Bir alt bantın hikayesi de şöyle: Bazen, annesi tarafından alınan sınıf arkadaşları okul çıkışı toplu halde Mc Donalds'a gidiyorlar. Son iki seferdir sınıf annemizden rica ediyoruz, Yaman'ı da emanetlik alıyor. Ben iş çıkışı almaya Mc'e gidiyorum. Mc Donalds'ın yanında Aslı Börek var. Yaman Aslı Börek'in önündeki masalardan şeker aşırıyormuş. İşte o banttaki de bu olayın çizgili hikayesi.

Anladım

Uzun zaman önce Binnur bir şey söylemişti;

Çocuğun öğretmen için okuttuğu 40 çocuktan sadece biri. Seninse biricik evladın.

Ben bu gerçeği unuttum. Öyle bir unuttum ki Yaman dışındaki herkesi düşünür oldum.

Yaman'ın dizindeki yaralarla, sırtındaki, göğsündeki morluklarla ilgilenmek yerine, sadece diğer çocukların yaralarıyla ilgilendim.

Öğretmenin, hakaretleri, etiketlemeleriyle, diğer çocukları yönlendirmesi sayesinde özgüveni zedelenen çocuğumun ruhundaki yaraları göremedim.

Dün gece evde artık her şeyin doruk noktası yaşandı. En ufak bir ilgisi olmadığı halde üzerine yıkılan suçlardan, buna beni bile inandıramamasından öyle çok bıkmış ki, girdiği ağlama krizinden saatlerce çıkaramadık.

Ben anladım ki, bu sistem çocuğumuzu da bizi de harcayacak.

Temizlik ve Farkındalık Molası

Mehmet evi süpürdü, ben tozları alıyorum. Yalap şap yaptığı için Mehmetin işi çabuk bitti tabii. Ben daha sadece yatak odasının tozlarını aldım. Ha bir de nevresim takımlarını sökebildim. Şimdi bir mola verdim. Kendime bir mate çayı yaptım. Sabah Elvan Demirkan'ın bir kiatbını okumaya başladım. Hayır Elvan Demirkan hayat hoş, haydi durma coş diyen kişisel gelişim uzmanlarından biri değil. Hayatta her şeye aynı anda sahip olamayacağımız gerçeğinin farkına varmamızı öğütlüyor. Bu hayatta zamanımızın çok kısıtlı olduğunu, kendimiz için önemli olanı seçip, ondan sonra değerli olan kaynaklarımızı ve zamanımızı nasıl kullanacağımıza karar vermemiz gerektiğine kafa yormamızı söylüyor. Şu farkındalık muhabbetini şimdiye dek hiç anlamamıştım. Elvan Demirkan bunu bana anlatabilen ilk kişi oldu. Ben sürekli bir dağınıklıktan, bir türlü toparlanamamaktan şikayet edip dururum. Bugün temizlik sırasında biraz farkındalık çalışması yaptım. Kendimi oradan oraya atmak yerine ne yaptığımı izlemeye çalıştım. Benim başucumda bir komodin var. İki çekmeceli, birinci çekmece çorap çekmecesi. İkinci çekmece boş duruyor, bir iki ıvır zıvır atmışım içine, Yaman'ın misketleri, bir iki satış fişi. Komodinin üstünde de kremler, ilaçlar, kremler zaten 1-2 defa kullanılıp unutulduğundan bayatlamıştır bile. Ben her toz alırken o kremlerin, ilaçların da baştan aşağı tozunu alıyorum. Bir de küfür savuruyorum. Bu ev nasıl bu kadar tozlanabiliyor. Sonra aşağıdaki şu boş çekmece geldi aklıma, ben neden bu ıvır zıvırı böyle açıkta toz tutacak şekilde tutuyorum ki? Bütün her şeyi çekmeceye tıktım. Sonra Yaman'ın odasına baktım. Hakikaten orada da her şey kutularda, kutuların çoğu kapaksız. Oyuncaklar, ıvır zıvır, boyama malzemeleri, hemen hemen her şey açıkta ve toz içinde. Evdeki her şey açıkta. Ben neden çekmece kadar önemli ve gerekli bir şeyi hayatıma sokmadım şimdiye dek? Neden plastik kutular kadar abuk sabuk, işlevsel olmayan malzemelere, sırf renkli ve güzel göründükleri için para saçıp, bunca yıl temizlik sıkıntısıyla becelleştim? Hiç gerek yokken katlandıklarımın farkına varabilmek güzel. Bir liste yapmaya karar verdim. Bir farkındalık listesi.

Artık Bunu Kendime İtiraf Etmenin Zamanıdır

Einstein; "Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır." buyurmuş.

Ne güzel buyurmuş. Sanki beni tarif etmek için buyurmuş.

Kötümser + Kötümser = İyimser ?

Bir sohbet esnasında ben sınıfın en şişmanıyım gibi bir laf geçti, öyle kaynadı gitti arada. Ama bu benim içime dert oldu tabii. Acaba sınıfta arkadaşları şişko falan diye lakap mı taktı? Özgüveni zedelenir mi v.b. gereksiz evhamlar. Ertesi sabah, ağzını aramak için bahaneler ürettim, çaya daha az şeker koymalısın, sabahları yediğin 2 dilim ekmeği de bire düşürmeliyiz. Bala da bir müddet ara versek. Ama ben okulu denetleyemiyorum, orada çok mu ekmek yiyorsun? Neden sınıfın en şişmanı olduğunu anlamamız gerek. Yaman'ın cevabı şöyleydi;

-Hayır anne hayır, ben şişman değilim ki, babayiğitim sadece.

Hafta Sonu Filmleri




Filmlerin linklerini vermeme gerek var mı? Daha öncekilerden de biliyorsunuz. Hep oradan izliyorum. İnanılmaz bir şekilde bir çok festival filmine, bağımsız filmlere, çok eski kült filmlere ulaşabiliyorsunuz. Aradığım ve bulamadığım bir çok filmi burada bulduğumu söyleyebilirim.

Çok Hastayım Hem Ruhen Hem Bedenen



İlk sesi bundan 6-8 ay kadar önce duydum. Yaman'ın odasında uyuyakalmıştım. Uyandığımda sesin nereden geldiğini bulmaya çalıştım, Yaman'ın yatağının dayandığı duvarı dinledim, yere yattım yeri dinledim, sonra bu sesin karşı bahçede bulunan büyük elektrik kofrasından geldiğine kanaat getirdim. Çünkü daha sonra o odada uyuyakaldığım 1-2 defa daha aynı sesi işittim. Kendi yatak odamda duymadığıma göre o odada bir problem vardı. Ancak Kurban Bayramından itibaren aynı sesi kendi odamda da duymaya başladım. Evin her yanını dinledim. Buzdolabı, çamaşır makinesi, TV, bilgisayar, şarj cihazları, tüm prizleri çektim, tüm makineleri susturdum. Ses devam ediyordu. Ve artık bu sesi her gece ama her gece duymaya başlamıştım. Kaynak arayışlarım çaresizce sürüyordu. Sonunda bu sesin dış kaynaklı olmadığı kafama dank etti. Sadece ben duyuyordum. Ses kafamın içindeydi. Nasıl çıldırtıcı, delirtici bir ses. Hani tek kanallı televizyon zamanında TRT gece yarısı kapanınca yukarıdaki görüntü eşliğinde berbat bir sinyal sesi yayınlanırdı. Aynı sesi duyuyorum. Bitimsiz, süreğen bir ses. Sonu yok. Kafamda bi dünya senaryo yazdım tabii. Beynimde ur varmış, büyüyüp, kulak zımbırtılarıma baskı yaptığı için o sesi duyuyormuşum. 3 Ay ömrüm kalmış, Yaman'a mektuplar yazmaya başlıyorum. İşitme kaybı yaşıyormuşum. Sonunda hiç duymaz olurmuşum. Önce seviniyorum. Kimsenin apır sapır laflarını duymamak en güzeli diye düşünüyorum. Sonra bir daha hiç müzik dinleyemeyeceğim aklıma geliyor gözlerim doluyor. Dram, dram, dram. Bir de benim pis bir huyum var. Hiç önemsenmeyecek en ufak bir nezlede doktora koşan ben, 25 yıldır her regl dönemimde çektiğim kronik baş ağrıları için bir defa olsun doktora gitmedim. Cahilce bir korku bu. Ya kötü bir şey çıkarsa. Öleceksem bilmeden öleyim. Hem öldürse 25 yıldır çoktan öldürürdü. Bu kulak seslerim için de bayramdan beri doktora gitmemekte direniyorum. İnternette araştırma yaptım. Kendime Tinnitus teşhisi koydum. Stresten uzak durmak, üzülmemek, dinlenmek ve kan dolaşımını hızlandırmak gerekiyormuş. Kan dolaşımımı hızlandırmak için Mate çayı içmeye, GNC'nin Guarana Formula diye bir metabolizma hızlandırıcı bitkisel hapını kullanmaya (geçen yıl yağ yakımımı kolaylaştırsın diye alıp, 5 adet içip bir kenara attıydım), soğuk duş almaya başladım. Spor da yapsam iyi olacak. Her neyse tabii bunların hiçbiri fayda etmedi. Ben ay ben çok hastayım, ölüyorum v.s. şikayet etmeyi sevmem, şikayet edenlerden de nefret ederim. Ancak bu gece sesleri beni o kadar huzursuz etti ki. İş yerinde bir arkadaşıma yaşadıklarımı anlattım. Öğrendim ki beraber çalıştığım iki arkadaşımda daha bu sorun varmış. Birininki üniversitede başlamış, doktor bir takım ilaçlar vermiş, yollamış. İki sene sonra kızın beyninde bir kitle olduğu anlaşılmış. Ama beynindeki o kitleyi yüzündeki uyuşma ile anlamışlar. Sanırım doktorlar bu sesleri direkt beyin urlarına bağlamıyorlar. Diğer arkadaşım da bir sürü doktora, profesöre gitmiş. Biri kan dolaşımını hızlandırmak için Ginko Bilabo vermiş. Bir diğeri anti depresan vermiş. Bir başkası da bu hastalığı ömür boyu çekeceksin, bunun hiçbir çözümü yok, bununla yaşamaya alışacaksın demiş. İşin ilginci benim bu duyduğum sesler gece sesleri değilmiş, aslında kafamın içindeki bu sesler gündüz de varmış ama gündüzleri dış sesler nedeniyle duymuyormuşum. Doktor eğer 22.00'de uyuyorsan, 24.00'te uykun iyice gelince uyu ki, o seslere takılmadan uykuya dal demiş. Sinirlerim daha da bozuldu. Hiç derdim yoktu bir de gaipten sesler duymaya başladım. Bir cesaret gösterip cumartesi günü doktora gitmeliyim. Öffff.

Ödül

"Bize iyi çocuk, iyi anne ve baba olmak öğretildi. Eğer bu iyi şeylerden biri olacaksak, o zaman depresyonda olmaya da alışmamız lazım. Depresyon "iyi" olmanın ödülüdür."
Marshall Rosenberg

Çocuk Oyunları Neden Kayboldu?

Sen de öğretmenlere takıksın, manyak mısın diyeceksiniz. Evet ya takığım işte. Şu demokrat dünya vatandaşlığının serpme kahvaltısı idealizm yoksunluğu öğretmenlere de sirayet etmiş durumda. Elbette söylediklerim tüm öğretmenleri kapsamaz ama son yıllarda bana denk gelenlerden bu sonuca varıyorum. Çocukları mutlu etmek gibi bir idealden bile yoksunlar.

Bazen camdan Yaman'ı ve sokakta, parkta oynayan çocukları seyrediyorum. Organize olarak oynadıkları tek şey futbol. Futbol oynamayanlar da ikişer ikişer takılıyor. Oyunları da genellikle hırsız-polis tarzında, ya da Yaman ve ekürisini ele alırsak, toprak kazıp bir şeyler ekiyorlar, bazen makas istiyorlar, güya çiçekleri buduyorlar. Yerde buldukları çer çöple oynuyorlar. Sıkılınca da eve gelip arabalarıyla oynuyorlar.

Peki biz çocukken 10-15 kişi, kız-erkek karışık nasıl oluyordu da bir sürü organize oyun oynuyorduk? En önemlisi bu oyunları biz nereden biliyorduk? Nasıl öğrenmiştik? Elbette ki okulda, teneffüslerde veya beden derslerinde öğretmenlerimizden öğrenmiştik. En azından benim öğretmenim bize bir sürü oyun öğretmişti.

Gazi Üniversitesinin hazırladığı Geleneksel Çocuk Oyunları dosyasına denk geldim. Akkoç-Karakoç oyununu anlatırken, oyu­ncu­la­r­ın cinsiyeti kısmında­; "Oyun, da­ha­ çok­ ge­ce­ oyna­ndığında­n, sa­de­ce­ e­rk­e­k­le­r ta­ra­­fında­n oyna­nır." gibi talihsiz bir ifade* yer alsa da kaynaktır. Bakılır.


*Gece yarılarına kadar sokak oyunları oynamış her kız çocuğu için talihsiz bir ifade.

Soule Mama Gerçek Mi?

Kendimi kötü kötü kötü kötü hissediyorum. Neredeyse bir yıldır sitesine bakmıyordum. Her baktığımda yeni bir çocuğu oluyor. Ve her şeye ama her şeye yetişiyor. Böyle bir karakter gerçek olabilir mi?


Ben çok mu kıskancım?

Mezarlık Ziyareti

Her mezarlık ziyaretinde kendi kendime söz veriyorum. Ölümlü dünya, hiçbir şey için üzülmeyeceğim, değmez.

Çıkınca hemen unutuyorum.

Nihayet Tatil Bitti



Ada'da geçen güzel bir günden. Ablam, Mehmet, Yaman ve Ada'nın tüm kedileri beraberdik.

Bayram Tatili

Dün her çalışan arife kadını gibi evi temizlemem gerekirdi. İçim çekmedi. Önce Yaman'la kitapçı gezelim dedik, sonra amaaan naapcaz kapalı mekanlarda, güneşi kaçırmayalım dedik. Çeşit çeşit mini pastalar alıp sahil şeridinden Moda'ya yürüdük. Yaman yol boyunca tüm kedileri sevdi. Boş boş oturup denizi seyrettim, güneşlendim. Bugün evden hiç çıkmadık. Millet bayram ziyareti yaparken, biz temizlik yaptık. Kurban Bayramlarında akraba ziyaretlerini hiç sevmem. Bütün evler et kokar. Mutlaka bir kavurma ikramı olur. Öffff. Yazarken bile geriliyorum. Et yemeyen bir insan için Kurban Bayramı nasıl bir eziyettir et yiyenler anlayamaz. Tatilleri seviyor muyum, sevmiyor muyum karar veremiyorum. Rutinimi bozan hiçbir şeyi sevmiyorum sanırım. Planladığım, sevdiğim, seçtiğim şeyleri seviyorum. Bunun dışındaki her şey canımı sıkıyor. Daha tatilin bitmesine 3 gün var ve beni şimdiden afakanlar basıyor.

Kış ve Çay

Geçtiğimiz yıllarda, Lipton'un Ekinezyalı Kış Çayı ile Doğadan'ın Yaseminli Yeşil Çayı favori bitki çaylarımdı.

Bu sene ki favori çayım Büyülü Bohça Chai. İsmi zaten insanı büyülüyor. Üzerine bir de bu çay serisinin süzen poşetleri tülden yapılmış. İsim ve sunum öyle örtüşmüş ki, yanına bir de Binbir Gece Masalları'nın bir cildini hediye etseler Şam'da kayısı olacak. Kokulu bitki çaylarını severim. Bu çay sütle de tatlandırılabiliyormuş. Ben şeker kullanmadığım için sütle denemedim. Sanırım Starbucks'ın Chai Tea Latte'si gibi bir şey oluyordur. Terletici bir çay. Yaman'ın boğazı, burnu biraz tıkanmaya başlayınca balla tatlandırıp bir fincan içiriyorum. Sabaha zıpkın gibi uyanıyor.

Asıl bomba çayımı iki gün önce keşfetmiş bulunuyorum. Bu çay beni bir erenler kıvamına getirdi ki sormayın. Ne olursan ol gel, sen de gel, o da gelsin, hepiniz gelin kıvamındayım. Öyle nikotin kriziymiş, sigara siniriymiş. Eser kalmadı. Plasebo etkisi midir, gerçekten sakinleştiren bir çay mıdır bilmiyorum ama beynim sürekli güzel düşünceler üretiyor. Çiçeğe-böceğe, dağa-taşa, ota-boka sevgi veresim, şefkat gösteresim var. Ayol insan öyle durup durup güler mi yahu? İçmeden oy oy oy oy oy oy oy...

Çocuklar Gibi

Çocuklar öyle saf, öyle iyi niyetli, öyle inançlı ki, onların yanında insan hayata tekrar başladığı hissine kapılıyor.

Bundan 10 yıl önce birisi çıkıp bana çocukluğunu 35'inden sonra yaşayacaksın dese inanmazdım. Bu geç gelen çocukluğumu çok ama çok seviyorum.

Hafta Sonu Filmleri

Bugün altıncı gün. Neredeyse bir hafta olacak. Ancak nikotin yoksunluğu krizlerim azalmaksızın sürüyor. Hatta günden güne daha da artıyor gibi geliyor. Çok zorluyor ama dayanıyorum.

Yepyeni Bir Hayat

Nowhere Boy

Sigarayı Bıraktım

Pazartesi günü yani 24 Ekim 2011 tarihinde, saat 17:45 itibariyle sigarayı bıraktım. Neden pazartesi sabahı değil de akşamı? Öyle ben yarın sigarayı bırakıcam demekle olmuyor çünkü. Sabah uyandığınızda dünkü gibi düşünmüyor oluyorsunuz bi kere. Daha önceki deneyimlerimden bildiğim için rahatlıkla söylüyorum. Bu anlık bir şey. Birden keseceksin. Bıçak gibi. Yok içme aralıklarını uzun tutun, vücuda nikotini saatli vermeye alıştırın, cart-curt. Bunların hepsi ama hepsi hikaye.

Sigaraya ilk onyedi yaşında başladığımı biliyorum. Yirmidokuz yaşında, Aralık 2002'de hamile kalınca bıraktım. Şimdi blog kayıtlarıma baktım, 04.01.2010 tarihinde tekrar başlamışım. Bu sefer ki bırakışımın son olmasını çok istiyorum.

Yedi yıl temiz kalmayı başardıktan sonra, tekrar başlamam bir hataydı. Ama bu hatayı yapmam gerekiyordu. Sigarasız ve sigaralı yaşamı yirmili yaşlarıma göre daha selim bir kafa ile karşılaştırmam gerekiyordu.

Bu kararımda çok şey etkili oldu. Kumanda yardımıyla kaçmaya çalıştığım Sigara Pişmanlıktır reklamlarında oynayan Koah ve kanser hastaları, 10 dakikalık yoga uygulamasına dahi nefesimin yetmeyişi, sigara için harcadığım beyhude zaman ve para, eve ve üzerime sinen o koku, ağzımın kokusu, dişlerimdeki lekeler, uzun süren gripler, boğaz ağrıları... Saymakla bitmez.

Ama en çok Yaman etkili oldu. Daha önce hamileyken bıraktığımı biliyordu. Başladığımda çok üzüldü. İçmemem için çok dil döktü. Hatta ona olan sevgimin artık yetmediğini düşünmüş olacak ki bana, anne bir bebek daha yapın, bu sefer de o kurtarsın seni dedi. (Hiç kardeş istememesine rağmen)

Bu sefer bir bebek için değil, kendim için.

Şimdi çantamı boşaltırken içinden bir paket sigara çıktı. Unutmuşum kalmış çantamda. Bir an irkildim. Çok korkuyorum tekrar başlamaktan. Beni tekrar baştan çıkarmasından çok korkuyorum. İki sabah oldu, vücudum hala arıyor nikotini. O yüzden çok korkuyorum. Direncim kırılır diye korkuyorum. Yaman Dr.Öz'ün programında dinlemiş, dün Handan da söyledi, canım her sigara çektiğinde 2 bardak su içiyorum. O an ki krizi atlatmaya çalışıyorum. Bir şey insanı nasıl bu hale getirir? İlk 24 saat benim için çok önemliydi. Onu atlatmayı başardım. Şimdi ilk bir haftayı tamamlama hedefine kilitlendim. O zaman çok daha kolay olacak. Daha önce başardım. Gene başarabilirim diye kendimi telkin ediyorum.

Ruhun Gıdası

İnternette ilgilendiğimiz konularda bir seçim yapma şansımız var. Ama internet henüz TV'nin yerini alabilmiş değil. TV hala biz istemeden verdikleri ile kitleleri etkileme özelliğini koruyor. Kola ve abur cubur reklamları ne kadar arttı farkında mısınız? Özellikle kola ve cips satışlarında düşüş varmış. O yüzden deli gibi reklam veriyorlar. Sağlık programları arttıkça, insanlar obezite ve diğer hastalıklar konusunda bilgi sahibi oldukça yaptıkları seçimler de değişiyor. Dün akşam televizyonda Koska'nın Tahin Pekmez reklamını gördüm. Aynı Çokokrem reklamlarındaki gibi bir çocuğu ekmeğe tahin pekmez sürüp yerken çekmişler. Bu iyi bir şey. Keşke kuruyemişçiler birleşse, kuru meyve ve yemişlerin reklamlarını verseler. Mesela cipsler gibi cicili bicili paketlerde elma cipsi v.s. satmaya başlasalar. Bir vakitler bir yerlerde okumuştum. Çocuğun her duyduğunu olduğu gibi kabul etmemesi, eleştirel düşünce yetisinin gelişebilmesi için reklamlar hakkında konuşun diyordu. Biz bunu çok yapıyoruz. Anlatılan ürünün gerçekten anlattıkları gibi bir ürün olup olmadığını sorguluyoruz. Tahin Pekmez'in çikolata-fındık kremalarından neden daha iyi bir besin olduğunu da konuşacağız. Şeker-glikoz faktörünü. Ama şu eleştirel düşüncenin hiçbir şeye güvenememe boyutlarına ulaşması gibi bir yan etki de var. Pekmezde son zamanlarda ortaya çıkan Kanserojen oluşuyla ilgili tartışmaları biliyorsunuzdur. Kimi grup sanayi tipi olandan değil, geleneksel üreticilerden daha doğal olan pekmezin alınması gerektiğini söylüyor. Gıda Mühendisleri de geleneksel üretimdeki yüksek HMF* oranının kanserojen olduğundan bahsediyor. (Gıda sanayiinde kontrollü olarak bir çok yerde (örneğin ekmeğin kızartmasında ya da Créme Brulée'nin şekerini yakarken) oluşması istenen esmerleşme reaksiyonu kontrolden çıkarsa HMF istenmeyen bir yan ürün olarak ortaya çıkıyormuş.) Gıda satın alırken bilindik firmalara rağbet etmemizi, bir başka çözümün de henüz hiç bir makinanın insan duyuları kadar mükemmel gerçekleştiremediği tadımda olduğunu söylüyorlar. Eğer özellikle pekmezde ve reçelde aşırı yanmış bir tad alınıyorsa büyük olasılıkla ürünün HMF oranı yüksek anlamına geliyormuş.

Son zamanlarda sıklıkla şehir yaşamının da, eğitimin de, eleştirel düşünce zırvalarının da her şeyin canı cehenneme diyesim geliyor. Topla pılını pırtını. Yamanı da al okuldan, git bir köye yerleş. Bahçende yetiştirdiklerini ye, keçinden sütünü sağ, tavuğundan yumurtanı topla.

Ben 38 Yaşındayım. Gidiyorum sabah yedide, dönüyorum akşam yedide.
Yaman 8 yaşında. Gidiyor sabah yedide, dönüyor akşam yedide.

Biz işe gidiyoruz, kazandığımızla aldığımız gıdaların üzerindeki katkı maddelerini okuyup, acaba ne zaman kanser oluruz diye düşünmek için.

Yaman okuyup duruyor, beynine doldurulan binbir çeşit zımbırtıyla, büyüyünce aldığı gıdaların üzerinde hangi katkı maddeleri var okuyabilsin de, ne zaman kanser olacağını düşünebilsin diye.

Acilen gerçek hayata dönmek gerek. Ama hangisi gerçek, yalan hangisi? Her şey birbirine karışmış durumda.

*HMF Kaynak: Gıda Mühendisim

Bir Annelik Performansı

Bazen blogumun arşivine girip bir kaç yıl önce yazdıklarımı okuyorum. Sanki kendim yazmamışım da bambaşka biri yazmış gibi. Böyle yapınca dışarıdan bakma psikolojisine bürünebiliyorum. Zaman mı yaratıyor bu etkiyi bilmiyorum. Ancak okuduklarım karşısında dehşete düşüyorum. Sürekli bir iyi anne modları, yaşadıklarını anlatıp gönenmeler, kendinden aşırı bir memnuniyet hali. Gıcık kapıyorum. Böyle şeyler yazan birinin bloguna girdiğimde bu kadın ruh hastası olmalı diye düşünürüm. Ciddi sıkıcı, rahatsız edici yazılar. İş yerinde bir arkadaşım da bu aşırı kurallara bağlı, planlı olma derdimi saplantılı buluyor. Çocuğu bu kadar erken yatırmamın, zamanı okumalarla doldurmamın sıkıntılı bir yaşama sebep olduğunu düşünüyor. Sen diyor bütün gün iştesin, çocuk bütün gün okulda. Ne zaman birlikte olacaksınız? Oturup hep beraber TV izlemek de bir paylaşımdır, bir arada olma vesilesidir diyor. Bir de çocuğun diğer arkadaşlarından ayrık kalmaması için normal şeyler yaşamamızı öğütlüyor. Ama diyorum ısrarla, büyüme hormonları ne olacak, hem Yaman da durumundan memnun. Hem sırf TV'den gelen uyaranlarla beslenmiyor, hem okurken beynin iki yanı da çalışırmış... Arkadaşım sen iflah olmazsın dercesine gözlerini deviriyor. Yazdıklarımı okurken ben de çok sıkıntı duyuyorum kendimden. Bu bir annelik performansı sergileme gayretine dönüşmüş gibi. İşte ben şöyleyim de, böyleyim de, ne mübareğim de, bu kadar uğraşıyorum, bu kadar emek veriyorum da. Bu ne?

Uzunca bir süre çocuk yetiştirme deneyimlerime dair yazmayı yasak ettim kendime.

Başka şeylerden söz edeyim. Biraz bunaltım geçsin. Siz de bir rahat nefes alın. Ayh.

Yaman Öğreniyor-2

Yaman'a uyumadan önce şu aralar okuduklarımızdan bahsetmek istiyorum. Yatağa girer girmez Okumayı Güçlendirme Setinden bir kaç sayfa okuduktan sonra okumalara geçiyorduk. Şimdi bir sözlük merakı hasıl oldu. Her akşam sözlükten bir sayfa kelime anlamı okuyoruz. Kelimeyi Yaman okuyor, anlamını ben okuyorum. Tabii bunların hepsi Yaman'ın uyumayı geciktirme projeleri. Neyse. Daha sonra Oxford'un Çocuklar İçin Dünya Tarihi kitabını okuyoruz. Çok kısa, hap bilgilerle genel bir tarih bilgisi veriyor. Aslında çok daha kapsamlı, renkli, ilgi çekici bilgiler içeren başka bir kaynak arayışındayım. Çok çok yıllar önce gazeteden kupon biriktirip aldığımız Junior Larousse'a güvenmiştim. Geçenlerde ilk cildini biraz okuyalım dedik feci kötüydü. Bir sürü düzensiz bilgi, çok kötü bir çeviri. Hüsran. Dünya tarihinden bir bölüm okuduktan sonra, kısaca ressamları tanıtan gene çok kötü bir kitaptan, bir ressamın hayatını okuyoruz. Ressam'ın bir iki resmini de koymuşlar kitaba ama renksiz resimler. Dolayısıyla hiçbir manası yok. Ressamın ölüm yılından doğum yılını çıkarıp yaşını hesaplıyoruz. Bir tek matematik bilgisi için işe yarıyor. Bir de arada vah vah çok genç ölmüş diye yazıklanıyoruz. Bunu çözmek için de laptopla internete bağlanma projem var. Böylece internetten ünlü ressamların hayatını okuduktan sonra, tüm eserlerini renkli bir şekilde görebilme imkanımız olacak. Kablosuz internet bağlantısı için Mehmet'in gönlünün olmasını bekliyorum. Tüm bu genel kültürle uyku geciktirme projelerimizin ardından sıra kitap okumaya geliyor. Şu anda Aziz Nesin'in Hayvan Deyip De Geçme kitabını okuyoruz. Dün akşam, Aziz Nesin'in cezaevinde mahkumken farelerle kurduğu dostluğu anlattığı bölümü okuyorduk. Yaman birden irkildi, neden dedi, yazar ne suç işlemiş de hapse atılmış. Dur dedim hikaye bitsin anlatacağım. Kafasında kimbilir ne suçlar uydurdu. Hırsızlık, dolandırıcılık, adam kaçırma, adam öldürme. Bir yazara hiçbirini yakıştıramıyordu. Her cümleden sonra neden hapse düşmüş diye sormaya başladı. Hikaye zor bitti. Fikir suçundan dedim. Fikir Suçu Mu? dedi şaşırarak. Elimizdeki ansiklopediler kadar yetersiz bir tanımlama ile anlatmaya çalıştım. Anlattığımdan kendim de tatmin olmadım. Sabah işe giderken düşündüm taşındım ve kendi kaynağımı kendim yaratmaya karar verdim. İlk insandan başlayıp, toplumsallaşmaya, üstün bir güce tapınma fikrinden, dinlerin doğuşuna, suç ve ceza kavramına, adalet fikrinden, hukuk kurallarının oluşturulmasına, yönetim biçimlerine kadar, tarih v.b. kafa karıştırıcı bilgiler içermeyen, tamamen olgusal, çizimlerle desteklenmiş bir hikaye tablosu hazırlayacağım. Bu konudaki tek sıkıntım tabii ki çizimler olacak. Bakalım. İnternetten konuya uygun çizimler bulup, yazılı bir kaynak oluşturabilirim. Ama çizerek anlatma fikri daha heyecan verici geliyor. Bu sanki sorulara da yol açabilecek, sohbet yaratabilecek, daha etkileşimli bir yöntem olabilir.

Yaman Öğreniyor-1

Bir kaç ay önce bir yarışma programında; "Çalışmak İnsanı Özgürleştirir" Sözü Almanyadaki hangi yapının girişinde yer almasıyla ün kazanmıştır sorusu soruldu. Tabii ki Mehmet daha şıkları görmeden cevabı yapıştırdı. Yarışmacı da her zaman ki gibi bilemedi. Sanırım bu tür yarışmalara özel olarak bilemeyecek insanları seçiyorlar. Bir kaç bilgi sorusu dışında çoğu genel kültür ve hatta popüler kültür sorularından çıkıyor. Neyse Yaman bu sorunun cevabı sayesinde Nazileri, gaz odaları'nı, fırınları öğrendi. İlk verdiği tepki şöyleydi;

-Uydurmayın, bu ancak bir masal olabilir.

Yaman'la Müze


Yaman müzelere en az benim kadar meraklı. Geçen hafta Sabancı Müzesine gidip Karşıdan Karşıya Sergisini gezdik. Sabancı Müzesine ilk kez gidiyoruz.

Emirgan'da öyle güzel bir manzarası var ki. İnsan müzeden ayrılmak istemiyor.

Bu kolaj ne mi? İyi bakın. Yukarıdaki bir Kiklad Tavası. Üzerindeki figürlere dikkatle bakın denizin dalgaları arasında bir tekne göreceksiniz. Bir Kiklad Teknesi. Altındaki tekne de Kiklad Tekneleri Canlandırma Projesi kapsamında yapılan bir maket. Kiklad tekneleri, hiçbir yapıştırıcı ve çivi kullanılmadan, halatlarla birbirine bağlanan tahtaların suya girince şişerek kenetlenmesi mantığından hareketle, aslına uygun olarak inşa ediliyor.

Bunlar da tava örnekleri. Aslında müzede fotoğraf çekmek yasaktı. Zaten makina da patlak patlak çekiyor. Yaptık gene biraz avamlık. Olacak o kadar.

Maket Kiklad Teknesinin adam gibi çekilmiş bir fotoğrafı. İnternetten buldum. Eğer gün ışığında biraz daha ayrıntılı görmek isterseniz, internette bir picasa gezi albümü buldum. Buraya tıklayarak bakabilirsiniz.

Sergide tabii ki sadece tavalar yoktu. Heykelcikler, idoller, günlük hayatta kullanılan araç gereçler, hatta benim en sevdiğim cinsten toplu iğneler bile vardı. Yok yukarıdaki iğne örneği Sabancı Müzesinden değil. Ama birebir benzeri vardı. Müze görevlileri yeter bu kadar avamlık dediği için onları çekemedim. :(

Pek Güzel Şeyler


Eskiden, yani vaktimin bol olduğu zamanlarda internette daha fazla gezerdim. Artık öyle vakitsizim ki, neredeyse haftalarca internete giremediğim oluyor. İzlemeyi sevdiğim yerli yabancı blogları, Bloglines kapandıktan sonra Google Reader'a aktardım. Google Reader'la bile izleyemez oldum. Boş bir an yakalayıp girdiğimde anlıyorum bunu. Aylardır uğramamışım, reader patlayacak gibi olmuş, izlediğim her blogda bakılmamış yüzlerce yeni yazı birikmiş. İnsan beğendiklerinden derlese bile bir sınırı var, her şeyi takip edebilmek mümkün değil. İnternet bu yanıyla bendeki hiç bir şeye yetişememe hissini körüklüyor. Bu sabah Handan'ın bloguna bakarken kenardaki blog listesinden bir blog keşfettim. Bugüne dek çok sıkıldığım anlarda, özellikle geceleri uykum kaçınca myMoleskine Artworks, Creative Thursday, Lilla Rogers, Etsy gibi sitelere bakardım. Hep de içimden geçirirdim, bir site olsa, sanata dair ne varsa hepsini içinde barındırsa. Mesela ben bir fotoğraf sanatçısıyım veya çizerim veya heykeltraşım veya sokak sanatçısıyım, internette bir site açtım, hemen o ana site beni tarayıcısına eklese. Sitede hem alfabetik, hem kategorik, hem son güncellenenden başlayarak fotoğraflı gösteren bir indeksleme sistemi olsa. Ne iyi olurdu değil mi? Yok sabah bulduğum blog öyle bir site değil. Ama çok güzel bir site. Blog yazarı hoşlandığı çalışmalardan derlediklerini paylaşıyor. Aslında bir nevi sanal sanat galerisi gibi olmuş. Ben kayıtları sandık içi sekmesinden geziyorum. İndekste fotoğraf kullanımını her zaman sevmişimdir. İnsana mutluluk veren sayısız kare. Kaynak gösterdiği için takip edilesi bir sürü sanatçı sitesiyle tanışmanıza da vesile oluyor. Ben en çok Yaman için sevindim. Hafta sonunda onunla bakmayı planladım. Gördüğü çalışmalar Yaman'ın yaratıcılığına büyük katkı sağlıyor. Çok daraldığınızda, kafanızı işten güçten kaldırıp, değişik şeylere bakmak istediğinizde, mutlaka uğramanız gereken bir blog: Pek Güzel Şeyler.

İyi Gidiyor

Geçen hafta İzo ile görüştük. Artık sorun bildiren yazılar görmüyorum. Her şey iyi gidiyor sanırım dedi. Aman diyorum tahtaya vuralım nazar değmesin. Yaman okul başladığından beri pek düzenli. Okuldan tüm kalemlerini, boyalarını, defter ve kitaplarını unutmadan getiriyor. Defterlerini inceliyorum, yazısı okunaksız olsa da düzenli olarak not tutuyor. Bu da derse katılımının bir göstergesi. İlk günden itibaren cuma-cumartesi hariç düzenli uyuyor. Geçen yıl ki gibi 20.30'da yatağa giriş, okumalar ve 21.30 gibi uyku rutinini koruyoruz. Sabahları 06.00 civarında uyanıyor. Sıkı bir kahvaltı ediyor. Geçenlerde bir programda Ender Saraç'ın çocuklar için tavsiyelerini dinledim. Her sabah kahvaltısında bir kaç parça ceviz içi, kuru dut ve kuru kayısı yediriyorum. Kuru kayısıları şu turunculardan veya gün kurularından değil de Malatya Pazarında doğal kurutulmuşlarından buldum, yarım yarım kurutmuşlar, diğerleri gibi safi şekerli bir tadı yok, doğal meyve tadı var, onlardan aldım. Rukiş Erzincan balı ile tulum peyniri getirmiş. Balı severek yiyor da tulumu yediremiyorum, onu da omlet içine gizliyorum. Yaman son iki yıldır reçellere çok düştü. Evde bir kere denedim beceremedim. Yazın anneme sipariş vermek de hiç aklıma gelmedi. Yoksa annem ve yengem çok güzel reçel yaparlar. Marketlerdeki hazır reçellerden de yedirmek istemiyorum. Hepsinde glikoz var. Bir tek gül reçeli alıyorum. Çünkü onu evde yapabilecek birini bulsam, reçellik gülü nereden bulacağım? Yaman gül reçeline tapıyor. Onlar dışında bir de vişne ve çilek reçelini çok seviyor. Unutmamalı ayva çıkınca anneme ayva reçeli yaptırmalı. Hatta başında durup ben de öğrensem ne iyi olur. Kahvaltıdan sonra 1 kaşık balık yağı da veriyorum. Balık yağı bitmek üzere. Kış soğukları başlarken keçiboynuzu pekmezine başlayacağım. Bu da Ender Saraç'ın tavsiyesiydi. Onu ekmeğe sürüp yediremeyeceğimi bildiğim için yengemin usülünü uygulayacağım. Pekmezi şurup şişesine doldurup, vitamin diye kandıracağım. Akşamları babaannesinin tencere yemeklerini yiyor. Eve sucuk, sosis v.b. şarküteri girmesi yasak. Babaannemizi de yıllar sonra ikna ettik. Katkılı bu ürünlere para vereceğimize, gerçek et alırız, sağlıklı yeriz dedik. Sanırım TV programlarının da etkisi oluyor. Artık çocuk ev yemeği yemezse, sosis yesin, pizza yesin, yeter ki aç kalmasın devrini kafasında bitirdi sanırım. Kendi annem de bitirebilse keşke. Yaman yazın anneannesinde hüplettiği çizlemeçlerden kalma göbeğini eritmeye başladı sonunda. Benim de keyfim yerinde işte. Planladığım düzene harfiyen uyuyoruz. Yalnızca şu hafta sonu yürüyüşlerini başlatamadım. Evin çevresinde yürünecek yol olmaması, sahilin çok ters bir yerde kalması bizi alıkoyuyor. Bu hafta sonu evin önündeki çocuk parkında bulunan aletlerle spor yapmayı deneyeceğim. Geçen pazar Handan'la sabah erkenden Kuruçeşme'ye kahvaltıya gittik. Bir baba, Yaman yaşındaki oğluyla parktaki aletlerde spor yapıyordu. Hatta bir süre sonra çimlerde yoga bile yaptılar. Neden olmasın? Da orası Kuruçeşme, Bebek:) Biz çimlerde yoga yapsak çevre apartımanlardaki bütün konşular toplaşır, sabah bazlamaları eşliğinde bizi izler.

Cuma Filmi

Yaman pazar günleri ve hafta içi erkenden yattığı için cuma ve cumartesi günlerini adeta iple çekmeye başladı. Hazır iyice kopmuşken TV izlemek istemedim. Hafta içi bir sürü çocuk-aile-komedi filmi araştırması yaptım. Linkleri hazır ettim. Açılışı Pıtırcık'la yaptık. Kimileri karşı gelebilir ama ben Küçük Nicolas'ın çevirisini harika buluyorum. Pıtırcık muhteşem bir buluş. Arkadaşlarının lakapları da öyle.

Tık.

Metin Münir'in Hiperaktivite ve Dikkat Eksikliği ile İlgili Yazı Dizisi

Metin Münir'in son yazı dizisini okumakta fayda var. Sadece yazıları değil, altında yer alan olumlu olumsuz yorumları da okumak gerek. Hadi Metin Münir'i uzmanı olmadığı bir konuda ahkam kesmekle suçluyorlar. Gündüz Vassaf, bir dönem Uluslararası Psikologlar Konseyi yönetim kurulu üyeliği de yapmış olan bir psikolog. Onun psikiyatrinin öznelliği ile ilgili daha önce yazdığı bir köşe yazısını da bu linkten hatırlamakta fayda var. Hatta ben hatırlıyorum Gündüz Vassaf daha önce NTV'deki düzenli bir sohbet programında, bilim adamlarının, araştırma yapmak amacıyla, yıllarca hastanelerin psikiyatri servislerine gidip, uyduruk kaydırık hastalıklar anlatarak, nasıl tedavi aldıklarını anlatmıştı. Metin Münir konunun uzmanı olmayabilir. Ancak çocuklarımız üzerinden bizi vuran sistemi sorgulamak, ilaçsız terapi ve eğitim yöntemlerinin devlet tarafından desteklenmesi, sosyal güvence kapsamına alınması için kamuoyu oluşturmak açısından gazetecilerin konuya el atmasını çok yararlı buluyorum.

Psikiyatrinin uydurma çocuk hastalıkları

Çocuklara kokain benzeri ilaçlar veriliyor

İlaçsız güçlü ve kişilikli çocuk yetiştirmenin sırrı

Kızgın psikiyatristler ve halkın bilme hakkı

Titiz doktorun hiperaktivite muayenesi nasıl olur

Hiperaktivite ve dikkatsizlikle ilaçsız savaş

Patlayan hastalık değil teşhis ve ilaçtır

Okumalar

Benim çeşitli takıntılarım var. Ayşe Kulin, Elif Şafak, Perihan Mağden okumamak gibi, aslında temelsiz takıntılar. Yani açıklamaya kalksam adamakıllı bir ifade koyamam ortaya. Böyle bir halim var. Geçen hafta bir iş arkadaşım Ayşe Kulin'in Hayat kitabını uzattı, al okursun, ben bunu bitirdim, şimdi Hüzün'ü okuyorum dedi. Servis yolculuğu sırasında kitap okuduğumu görüyor, okumaktan hoşlandığımı biliyor. Bir an dehşete kapıldım. Reddedemezdim. Bu onun okuduklarına burun kıvırmak, büyüklük taslamak anlamına gelebilirdi. Aldım kitabı. Okumamazlık da edemezdim, serviste okurken elimde görmezse ayıp olurdu. Ayrıca evde okudum bitirdim de diyemezdim, sonra kitaptan ya bir soru sorarsa rezil olurdum. Böyle çocuksu korkularla okudum kitabı. Bir otobiyografi. Edebi bir değeri yok, hikayeciliği iyi değil, bir de üzerine korsan baskıydı. Kitabı bir nevi dedikodu dinleme tutkusuyla okudum. Tıpkı magazin programlarına yakalanınca hasıl olan hipnotize olma durumuydu. Kitapta 60'lı yılların İngilteresinde geçen çok önemli bir olay var. Doğum yaptığı hastanede doktor Ayşe Kulin'e bebeğini mamayla mı, kendi sütünle mi besleyeceksin diye soruyordu. Ayşe Kulin'in siz ne tavsiye edersiniz sorusu üzerine doktor, hemen toparlanmak ister misin? Eğer kendi sütünü verirsen, daha iyi beslenmen gerekir, vücudunun toparlanması ve zayıflaman da zorlaşır diyor. Ayşe Kulin de o zaman mama verelim diyor. Hemen Ayşe Kulin'e sütünü kesecek bir iğne yapıyorlar. Ardından "anne sütüne en yakın(!?!)" formül mama olan SMA'yı veriyorlar... Kitaptaki o bölümü okuyunca apışıp kaldım. Günümüzde bir doktorun meme mi vericen, mama mı vericen diye sorduğunu düşünebiliyor musunuz? Eğer annenin sütü varsa emzirmek elzemdir. Doktor böyle bir yönlendirme yapamaz. Kapitalizmin vahşetine bir örnek daha. Düşünsenize en doğal şey insanın yavrusunu emzirmesidir. Mama Sanayii ürünlerini satmak uğruna, psikolojik unsurları kullanarak doğal olanı yok edebiliyor. Kimbilir aklı selim, bağımsız kalmayı başarabilmiş bilim adamları, mama sanayisinin önüne geçebilmek için ne kadar uğraş verdi, kamuoyunu doğal olanın doğru olduğuna ikna edebilmek için ne savaşlar verdi. Keşke geçilen o dönemleri anlatan bir süt belgeseli yapsalar. Her zaman olduğu gibi bir kez daha inandım. Bilim insanlığın tek sigortası. Hayat kitabı çabuk bitti. Bayramda ablamın kitaplığından Khaled Hosseini'nin Bin Muhteşem Güneş kitabını almıştım. Hemen onu attım çantama. Yazarın ilk kitabı Uçurtma Avcısıydı. Ben onu okumamıştım, filmini izlemiştim. Çocuk oyuncular dışında çok parlak bir oyunculuk yoktu. Ancak hikayesi güzeldi. Bin Muhteşem Güneş'i okurken çok iyi bir hikayeciyle karşılaştığımı anladım. Kitabın ortalarına doğru bir satırı okurken, içimden yazarın doktor olabileceğini hissettim. Bana böyle oluyor, bazı şeyleri içimden biliyorum. Aslında okuduğum satırlar tıpla ilgili değildi. Acaba adamın biyografisi var mı diye kitabın önüne baktım. Evet adam gerçekten de doktormuş. İlk kitabını yayınladıktan bir süre sonra doktorluğu bırakmış. Şimdi Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nda iyi niyet elçisi olarak mültecilere yardım ediyormuş. Sadece iki kitabı var. Keşke daha fazla yazsa. Sonra gugılladım, daha çok genç olduğu için umutlandım. Favori yazarlarım arasına giriverdi. Çare yok yeni kitabını bekleyeceğiz.

Suyunun Suyu

Öğretmen biliyor tabii, yaz tatilinde okunacak kitapların özetleri yerine, kavram haritalarını istemiş. Kısa kısa tanıtıcı notlar istiyor. Kitapları okuduk. Tabii daha büyük bir kısmını ben sesli olarak okudum. Altı kitaptan her akşam Yaman bir, en fazla iki sayfa okuduysa, hadi iyimser olayım üç sayfa okumuş olsa, her bölüm sonuna kadar ben okudum. Toplu bir hesap yapacak olursak, Yaman bu altı kitabın ancak ikisini kendisi okumuş oluyor. Zaten okumayı güçlendirme setleriyle her akşam çalıştığımız için kitapları baştan sona okuması için zorlamadım. Tamam okuma zevkiydi falan filan da, zorlamayla bir insana keyif kazandırmak mümkün değil. Ben bu tip baskılarla kitaplardan nefret etmesini sağlamaktansa, okumayı paylaşılan, tartışılan bir keyfe dönüştürdüğümü düşünerek fayda analizi yapıyorum. Bazıları keriz tesellisi de diyebilir. Tamam okumakta takılıyor ve okumanın şifresini hemen çözen çocukların beş misli emek sarfetmesi gerekiyor. Ama diğer yandan düşünecek olursak, bu sayede dinleyerek anlama yeteneği daha da gelişiyor. Güçlü yönlerinden fayda sağlamak da önemli. Neyse kitaplar bitti. Birlikte kavram haritalarını hazırladık. Ben sordum, o kitabı karıştırıp karakterlerin adlarını hatırlattı, kitap adını, yazar adını söyledi, bir kağıda not aldım, verdim eline şimdi bunları inci gibi yaz dedim. Yazması inanılmaz uzun sürdü, bazen bir kelime yazıyor mola istiyor, bazen bir harften sonra mola. Kısacası altı kitap için, sadece üç beş satırlık altı sayfa yazıyı yazdırana kadar akla karayı seçtim. Başlarda iyiydi gene. Son kitapların konularını yazarken, benim yazdığım kısacık konuyu da kısaltıp kuşa çevirmiş. Buraya bir örneğini koymadan edemeyeceğim.

Christine Nöstlinger'in Lollipop isimli kitabının konusu hakkında benim yazdıklarım:
Victor-Emanuel Meier adındaki bir çocuğun ismini beğenmeyerek Lollipop’a çevirmesi ile başlayan öykü kitabında, Lollipop’un günlük yaşamında başından geçen olaylar eğlenceli bir dille anlatılmaktadır.

Yaman'ın benim kısacık yazımı kısaltarak temize çektiği metin:
Victor-Emanuel Meier adındaki bir çocuğun ismini beğenmeyerek Lollipop’a çevirmesi, günlük yaşamında başından geçenler, tatlı bir dille anlatılmaktadır.

Kişisel Not: Ya ben artık altıncı ve son kitapta herhalde çok sıkılmışım ki, son derece kötü, anlatım bozukluğu olan acayip bir cümle kurmuşum, şimdi Yaman'ın yazdığı cümleye bakıyorum, valla benimkinden iyi duruyor.

Kombucha (Kombu Çayı)

Kombu Çayı hakkında bilgisi olan var mı? En önemlisi, Kombu mayası olan var mı? Yoksa da nereden bulurum bilen var mı? Ha bir de nasıl yapıldığını bilen var mı? Bilip de söylemeyene çok pis küserim.

Bayram Dönüşleri

Benim evde kaldığım, herkesin bir yerlere gittiği bayramları çok seviyorum. Şehrin bomboşluğu falan bir yana, zira sadece bir gün çıktım evden dışarı. Hiç olmadığım kadar evcimendim bu bayram. Evin dağınıklığını topladım, kayınvalidemin evini temizlettim, çiçeklerine su verdim-çözümler ürettim (kuruyan dalları, yaprakları kopardım, budadım, çiçeklerin her birini punk modasına uydurdum, mehmet bunlar ölmemiş, tohuma durmuşlar diyerek güldürdü beni, tohuma durmuşlar da ne demek, şiirsel bir dil falan). Ben en çok bayram dönüşü eli kolu dolu gelenleri severim. Beni pek seven, tek yönlü de olsa bir ilişkiye razı olan bir komşum bana karaf hediye etti. Hem de pembe şarap renginde. Kapıdan öyle ayak üstü, ben sana bir hediye aldım dedi, ufak bir şey kusura bakma, niye zahmet ettin dedim, bilmiyorum beğenir misin dedi, sanki çok yüksek zevklerim varmış da hiçbir şeyi beğenmezmişim gibi, deli misin bayıldım dedim. Rengine vuruldum zaten. Ama öküz bir insan olduğum için gelsene bir kahve içelime vardırmadım. Aslında belki de bu yüzden sordu, bilmiyorum beğenir misin diye. Hani beni beğenmiyorsun ya, aldığım hediyeyi de beğenmeyebilirsin demeye mi getirdi. Beğenmiyor, arkadaşlık mertebene yükseltmiyorsun der gibi. Öyle düz, öyle net, lafı hiç dolandırmadan anlatıyor ki derdini. İlk zaman aynı binada oturuyorduk. Bana tarhana, afyon katmeri falan getirmişti. Bir iki görüşmeden sonra, baktı ilişki yürümüyor. Kitap isteme bahaneleri ile kapımı tıklatmaya başladı ve en sonunda patladı. Ben dedi kötü biri değilim, evinden dışarıya laf söz taşımam, dedikoducu biri değilim, sana zarar vermem. Hem oğullarımız da çok iyi arkadaş ama. Oysa benim dedikoducu çok arkadaşım vardır. Hem dedikoduyu ben de severim. Belki de dedikoduyu sevmediğinden arkadaş olamadık. Ne bileyim bir kimyası, bir formülü yok ki bu arkadaşlığın pat diye oluvermiyor ki. Hadi gel arkadaş olalım demekle olmuyor ki. Neyse uzun uzun konuşulacak bir mesele bu aslında. Bayram dönüşlerinin sürprizlerine dönelim. Ablam Çankırı'dan kiren, domates ve tazecik fasulye getirdi. Bayramda bir sağlık programı izledim. Zaten denk gelip de izlemediğim bir sağlık programı yok. Adam gençlik iksiri yiyeceklerden bahsediyordu ve kiren tüm kırmızılar gibi başı çekenlerden biriydi. Ah ah dedim, kireni nereden bulmalı. Sanki ablam beni duymuş, programdan bir hafta sonra bir torba kirenle geldi. Henüz olgunlaşmamış, büyük cam bir kaseye koydum, yumuşamasını bekliyorum. Domatesler geldiği gün bitti, Yaman tuzlayıp tuzlayıp yedi, acayip lezzetliydi. Fasulyeler hiç kılçıksız, tazecik. Dün akşam haşladım. Bu akşam yumurtalı fasulye pişireceğim. Bakalım babaannenin lezzetini yakalayabilecek miyim. Gurme Yaman Milor hemen yapar yorumunu. İşyerindeki bir arkadaşım da Niğde'den kara üzüm getirdi. Kapkara olanlardan değil, koyu pembelerden. Çok lezzetliydi. İnsan böyle güzel şeyler yediğinde her şeyi bırakıp köye yerleşmek istiyor. Yemek içmek, başka ne ki? Basıp gitmek varken, bu ipsiz sapsız şehirde hormonlu gıdalara ulaşabilmek için köpek gibi çalışıyoruz anasını satayım.

Fikir Danışma

Yeni evlenecek bir arkadaşımız var. Şindi çeyrek altın oldu 200 lira. Üç kişi birleşip bir hediye alalım diyoruz. Üçümüz ayrı ayrı çeyrek alamayacağız. Ancak üç kişi bir çeyrek alırsak da küçümsenir. Kimse fiyatına bakmıyor çeyrek denince en küçük altın olarak küçümseniyor. Ev hediyesi düşünüyoruz. Ancak evinde aklınıza gelebilecek her şeyi var. Ne alabiliriz? Hem ucuz olmayan, gösterişli bir hediye olmalı, hem de bizi sarsmamalı. En fazla 300 lira civarı olmalı. Fikirlerinizi bekliyorum.